23 Kasım 2011 Çarşamba

KORKUYORUM BİR GÜN GERİ GELECEKSİN DİYE

Gelme. Gelme çünkü korkuyorum.

Sen geleceksin ya, ben yine seveceğim. Ben sevdikçe sen gideceksin… Yakınlaştıkça uzak olacaksın. N’olur gelme, beni benimle bırak.

Ruhumdan giden sensizlikle birlikte sessizlik hakim yüreğimde. Sessizce seviyorum seni. Sessizce seni… Ve senli düşleri...

Sen gelirsen fırtınalar kopacak içimde. Haykırdığım her tufanda aşkın tılsımı bozularak sana vuracak. Yaralayacak yüreğini gidişinin biriktirdikleri. Gitmenin bu denli yakacağını gelince göreceksin. Gelme!

Gelme, ben buralarda çok iyiyim. Sevgimi reddedemeyen birisini buldum, onu seviyorum. Onu sevebiliyorum çünkü bendeki sen, senli gerçeklikten daha merhametli!

Sen gelirsen gönlüm kayar sana. Acaba’larım başlar. Sever mi diye sormalarım, gider mi diye korkmalarım, özler mi diye meraklarım yeniden yazılmaya başlar solgun gülün kızıllaştırdığı defterimin sayfalarına. ‘İnanıyorum bir gün olacak’ cümlesiyle biten güncelerim her sabah günaydın bekleyen aklımı bir kez daha şaşırtır. Kafam karışır her boşlukta, sen gelirsen... Gelme!

Korkuyorum bir gün geri geleceksin diye. Korkuyorum dizlerim yerinde durmayacak, dilim kekeleyecek diye… El aleme rezil olacağım yine ‘seviyor bu adam’ diye… Sensizlik, sevgisizlik bu kadar unutulmuşken gönlümde, boşluklarımı doldurmak için bile gelme! Korkutuyor gölgen, n’olur adını bile gösterme…

1 Kasım 2011 Salı

OYSAKİ BEN...

Geçen yıl bir işte çalışırken elimde kağıt kalemin olduğu anlarda karaladığım satırlar vardı. Kağıt ve gazete yığınlarımın arasında rastladıklarımdan birinde o satırlardan bir demet sunan alttaki şiir yazıyordu. Onlarca isim ve sayının arasında bir kare içerisine yazılmış, hiçbir kelimesi karalanmamış, tek seferde dökülmüş cümlelerim... Şiire kötü bir giriş yapmışım; ama sonradan akışı iyi gitmiş.

Yazdığım her özgün yazının bir kenarına veya altına muhakkak tarih atarım; ancak bu şiirde bir tarihe rastlamadım. 2010 yılının Eylül veya Ekim ayına ait olduğunu tahmin ediyorum. Bir dönemimi iyi anlattığına hala inandığım için de sizlerle paylaşıyorum...

Bir zamanlar severdim
Candan severdim
Şimdi 'seviyorum' diyemiyorum sana
Ama 'sevmiyorum' da diyemiyorum

Nedendir bu efkar içimde?
Şarkılar mı çalmıyor artık,
Bu mevsim mi yanlış yoksa?

Oysaki ben severdim seni...
Şarkılar söyler, özlerdim
Mevsimler geçer, beklerdim
Ama şimdi diyemiyorum sana:
Seni seviyorum.

Oysaki ben seni severdim!

20 Ekim 2011 Perşembe

GİDENİN ARDINDAN

(12 Haziran - 23 Eylül 2011 Dönemine İthafen)

‘Nasıl bitecek bu iş?’ diyordum. İçimdeki umut bile ‘Bitmez, her şey yoluna girecek, gün gelip o da sevecek.’ diyemez olmuştu.

Sıcaklar seni tanıyışımın 2. yılının habercisiydi, ama içimi yakan sıcaklar değil hayatın yaşattıkları oluyordu. Hayat seni sevmekten ibaret değildi, günler geçtikçe anladım. Ölüm vardı mesela… Ölüme giden bir insanın en yakınında olmak ‘Seninki de dert mi!’ dedirtiyordu içimdeki sese. Hayatını kazanma zorunluluğu olan insanları dinlemek vardı. İç çekmelerine şahit oluyordum. Yıllarca sevdikleri tarafından terk edilmiş olanlar vardı. Terk edilenin canı acıyordu ve ben yarım yamalak cümlelerle onu teselli etmeye çalışıyordum.

Sen gidince seni Allah rızası için sevmediğimi fark ettim. Seni ne için sevmiştim? Bu sorunun cevabında, hayata bakışımın değişimlerine ilk tohumları attın hiç farkında olmadan… Dualarım vücut buluyordu; canım yanmadan senden ayrılıyordum. Araya tuttuğum oruçlar, bayramlar, güzel uğraşlar girdi ve acıtamadın, acıtmadan gittin. Bu, başıma gelen kötülüğün en iyi haliydi. Belki başıma gelen iyi bir şeydi ya, neyse!

Yüz yüze başlatamadığımız yüz yüze görüşemeden sona erdi. Hayatımdaki vedalarda son bir konuşma yapmak adetimdir. Buna bile gerek bırakmadın. Bir ara tekrar gelir gibi oldun ama, yine acıtamadın. Gitmeye kararlıydın ve benim her defasında senin gitme kararlarına karşı yaşadığım/yaşattığım direniş bu kez yerini durgunluğa bırakmıştı. Durgun ve sakindim… Fırtına öncesi sessizlik sandım; ama yanılmışım. O fırtına içimde hiç kopmadı.

Sakin bakakaldım ardından. Adeta yitik aklını bakışlarında gizleyen bir ruh hastası gibi… En hırçın sözlerim ‘Ne halin varsa gör!’ oldu. Ne bir duam kaldı ardına ne de bedduam…

Yine de teamül gereği… Yapılan iyilik unutulmaz; dertlerimde yanımda olmanı tebessümle hatırlıyorum.

Artık hayatıma tutunmam gerekiyor. Annemi üzmemem gerekiyor. Kardeşlerime vakit ayırmam gerekiyor. Dostlarıma başka dertler anlatmam gerekiyor; çünkü onlar seni dinlemekten çok bıktı.

Sevdim… Ne inkarım var sevgimi ne de sana bir sitemim... Hayata, kadere isyanım hiç yok. Bundan sonra tapmak da yok delicesine! İman var, inanç var, kader kısmet var, sevmek hep var… Sen yoksun; ama ben hala varım! Ve de yazdan kalma bir 'gül' var…

NOT: Bu yazıda bahsedilenler gerçek kişiler olup, yaşananlar ve anlatılmaya çalışılan hisler yer yer kurgu içermektedir.

3 Haziran 2011 Cuma

GEÇİŞ

Bugünlerde bir tuhafım. Aslında bir o kadar da normal...

Günde 10 saat uykuyla yetinmeyen adam son olarak 3 saatin ardından uyanıyorsa ve 1,5 saatlik çabaya rağmen tekrar uyumayı başaramıyorsa ne demeli? Öyle ki, iki gündür güneşin ilk saatlerine erişmek ve balkondan kafamı çıkarınca burnuma gelen mazot kokusunu sinmek daha farklı bir durum...

Halbuki ben gözlerime güneşten önce senin girdiğin sabahları bilirim. Burnuma sinenin sana duyduğum hislerin sarhoşluğu olduğunu bilirim.

Böylesi bilindik şeyler varken uyutulmamak gerçekten tuhafmış, iki gündür anlıyorum. Anlamsız iç çekişmelerim varmış meğer benden gizli... Bir boyuttan, bir aşktan ötekine geçmek böylesi garipsenecek bir durummuş, sayende anlıyorum. Öteki aşk yok tabi ortada, üzülme! Ya da ne bileyim sevinme! Ama bir geçiş olduğu aşikar... Nerden yola çıktığımı biliyorum da nereye gidiyorum hala anlayamadım. Buna rağmen gayet sakin bir şekilde başıma gelecekleri bekliyorum. Sensizliğe alışmış olacağım günleri bekliyorum belki de...

Tüm bunların yanında bir başka ihtimal daha var... Ama her bekleyişimde gelmeyen şeylerin bolluğundan bu da bir sürprizmiş gibi geliyor bana. Öyle ki kandildi bu gece ve ben dua etmedim sen için. Allah'tan seni dilemedim; her kandilde ettiğim dualar kabul olmuyor ümitsizliğiyle. Kızma, ne diyelim; Allah affetsin...

İşte o diğer ihtimale gelelim... Sen! Sensizliğe yol aldığımı sanarken kalbim 'bir ihtimal daha var' diyor. Belki bu sefer gerçekten akışına bırakıyorum ya, bu süreç beni sana çıkaracaktır. Ama yine de unutmayalım ki bu bir sürpriz hali...

Son yıllarda hayatımdaki tek ihtimal olarak gördüğüm sen, artık diğer ihtimalsin. Bilmem, belki de yoruluyorum artık! Yoruluyorum ve senli yaşamak ihtimali tek olmaktan diğer olmaya doğru geçiyor. Hayat geçiyordu hep, değişmeyen kalmıyordu ya hani, belki ben de buna teslim oluyorum. Ben de senli olma şartından sensiz olma ihtimaline geçiyorum. Geçiyorum ki galiba bu yüzden uyuyamıyorum. Dilim söylemese de bilinç altım haykırıyor çünkü onu yavaş yavaş duymaya başlıyorum. Senli yaşamak ihtilalinden vazgeçtim, sensiz olma ihtimaline alışıyorum...

1 Şubat 2011 Salı

KÜÇÜKKEN

21. yüzyılda 10 yıl geçmiş; ama ben hala 90'larda kalmışım. Bir elimde gazoz kapaklarım, diğerinde çocuksu yalnızlığım... Kaldırımlar her oyunun figuranlarıydı. Dar sokaklar futbol sahalarımız oldu. Oyun oynarken yerlere düşmek hayata tutunmaktı bizim için.

Unutmam, bir bisikletim vardı hız yapmaya kıyamadığım... Küçük evimizin küçük salonunda bir itfaiye arabam vardı ağzımla sesini taklit ettiğim, bir de arkası kasa olan ziraat bankası kamyonum. Başka oyuncağımı hatırlamam. Ara sıra pikniğe giderdik, o zamanlar babam bir de top alırdı. Meğer Taksim’miş orası, küçükken bilmezdim.

Televizyon teknolojinin son harikasıydı. Power Rangers efsaneydi. Bir de Aslan Kral vardı, onunla beraber ben de büyüdüm...

Eski evin balkonuna çıktım geçenlerde. Oraya nasıl sığıp ayaklarımı sarkıttığıma hayret ettim. Yüzümde bir tebessüm yukarı çıkan yokuşu seyre daldım. Küçükken yüreğimin, şefkatimin ne denli büyük olduğunu anımsadım. Hatıralarımın ne kadar masum olduğunu düşündüm.

Küçükken yalnızdım. Bugün bakınca etrafta çok insan var. Nüfus desen, belki o zamanki İstanbul’un 2 katı olmuştur. Ama ben hala yalnızlığımı yaşayabiliyorum. Bir ses arıyorum; her an 'iyi misin' diye soracak. Eğer şehrin gürültüsü mani olmuyorsa o sesi duyamıyorum. Evet, galiba ben hala yalnızım… Evet, hem de bu koca şehirde, İstanbul’da…

fotoğraf: İbrahim PEYNİRCİ

http://galeri.netfotograf.com/fotograf.asp?foto_id=164626

4 Ocak 2011 Salı

OTOBÜS

Bir otobüs vardı beklediğim. Geç kalmışken okula, bir an önce gelmesiyle yetişebileceğim bir derse götürecekti beni. Gelmedi hiç… Gitmedim okula ben de… Ne dersi, ne okulu… Öfkeme karışan biraz sitem, biraz isyanımdı. Yürümeye başladım. Yağmur da sanki beni bekliyormuşçasına yağmaya başladı.

Kızgınlığım otobüse miydi, kendime mi bilemedim! O otobüs ki seni hatırlattı yağmurla. Seni de beklemek heyecanlıydı. Sen gelecektin ve beni alıp götürecektin. Ama sen de gelmedin. Ya ben sana geç kaldım ya da sen bana, hiç bilemedim… Tek bildiğim, ben seni beklerken bir şekilde sen gelmedin; tıpkı o otobüs gibi…

Yağmurun yerine gözyaşlarım ıslatmıştı yüzümü o günlerde.

Ağladım. Otobüsün gelmemesine değil, seni anımsatan yağmura eşlik etmek için ağladım. Yine ağladım evet! Senin gelmemene ağladım. Yağmur beni bekliyormuş ya ıslatmak için, kalbim de seni bekliyormuş içini gözlerimden dökmek için… Gözlerim de seni bekliyormuş, her yoldan geçene bakıp her kapıdan gireni sen sandığı için… Her sabah bir umutla uyandım, her gece bir hüzünle rüyaya daldım. Günler geçti, acım giderek hafifledi sandım. Ta ki otobüs kaçana kadar… Belki de hiç geçmemişti ya, neyse!

Seni hatırlattı otobüs, sen olacaktın cam kenarında. Sonra yağmur yağacaktı biz giderken. Ama otobüs de gelmedi, yağmur da üstüme yağdı. Sen de gelmedin, gözyaşlarım da yağmura karıştı…