Ellerinde tuttuğun o zarfı açtığın anda bir melodi çınlayacak kulaklarında, bu sahne eski Türk filmlerinden bir alıntı zannedip gülümseyeceksin, okumaya başladıkça sesimi duyar gibi olacaksın, ısrarla kendini haklı bulacak ve sessizliğinden haykırışlar büyüteceksin... Kadifemsi ellerinin tuttuğu o kağıt parçasındaki kelimeleri teker teker okurken bir damla yaş düşecek gözlerinden... Aynaya yaklaşacaksın, 'Sen pişman olmazsın!' diyeceksin... Bu defa olacaksın!

Hazinelerin korunması gerekir ve dünden kalan her an hayatında birer hazinedir ya hani; bunca değeri yok etmenin acısı yüreğini titretince, kahve gözlerinden parmak uçlarına kadar bir ürperti esecek. Okuduklarının sadece bir masal olduğunu savunan beynin, yelkenleri suya indirecek, bunun gerçek olduğunu farkedeceksin ve...
İşte o kağıt parçasının sonunda tamamlanmamış üç noktalı bir cümle, seni kızgınlıkla düşündürecek! Son satırın ne olduğunu bilmeden, anlamlı anlamsız, yerine getirilebilecek bütün cümleleri deneyeceksin! Nafile çabaların... Benim devam ettiğim kelimeyi bilemeyeceksin, senin son noktayı koyduğun sözcüğü bulamayışım gibi anlamsızca bir heceden ibaret kalan bir satırla!
Zarfı yırtmayı düşünen titrek ellerin, odanın her yerine iz bırakan ayakların, düşüncelerle dolmuş beynin, sesimin yankı yaptığı kulakların, bütün hepsi üstüne gelecek, nefessiz kalır gibi olacaksın ve biliyorum yine telefona elin uzansa da arayamayacaksın. Öyle ya, sen pişman olmazsın!
Ben de açılmayan telefonun diğer ucundaki belli belirsiz bir sesle kalacağım...
(NOT: Bu yazı Eskişehir'den gönderilmiştir.)