
O gün ile ilgili düşününce; ben onu beklerken merdivenlerden çıkışı, etrafımdaki insanların -zaman zaman fark ettiğim- bize bakışı, kullanacağım kelimeleri seçerken kaşımı, gözümü, ağzımı çeşitli şekillere sokuşum, mekandan çıktığımızda turistler için özenle hazırlanmış ve araçlara kapalı o yolda yürüyüşümüz, az önce bahsettiğim tramvay sahnesi, tramvayda önce beraber ayakta duruşumuz, ardından onun oturup benim baş ucunda dikilişim, onunla el sıkışıp vedalaşmam, indikten birkaç adım sonra derin bir “Ohh!” çekişim, Galata’ya göz kırpışım, ardından Galata’yı karşıma aldığımda martıların önümde dans edişi, daha önce onun bir fotoğrafının arka planında gördüğüm binayı otobüsün içinden seyredişim, Haliç’e bıraktığım tebessüm, oturduğum sokağa girerken kafamı kaldırıp binalara bakışım, eve girince duyduğum huzur (evet en önemlisi bu huzur olmalı) esas olarak bir filmin sahnelerinde yer alabilecek ve aklımda kalan karelerdi.
Sahilde durup Galata Kulesi’ne şöyle bir baktım, sonra sahile yanaşmış Eminönü Balıkçısı’nın balık kokularına gelmiş olan onlarca martıyı fark ettim. Kıyıya yakın yerlere biriken atıkları bildiğimden suyun öte kısımlarını izledim, bana huzur veren Galata Kulesi ve sonsuz sular, işte özlediğim tablo! Demek istediğim bu sahne de filmden alınmıştı sanki.
Adımı efsane aşıklar listesine yazdırmaktan çok, aşkımı bitmemiş aşklar listesine yazdırmak istiyordum. Onun ve ona duyduğum aşkımın hayatımda ve ötesinde sonsuz bir yer edinmesini istiyordum. Çok şey mi istiyordum?