31 Ekim 2009 Cumartesi

BELLİ BELİRSİZ

Kim bilir ki kaybettiğim anın zaferlerimin başlangıcına ilham olacağını?

Ellerinde tuttuğun o zarfı açtığın anda bir melodi çınlayacak kulaklarında, bu sahne eski Türk filmlerinden bir alıntı zannedip gülümseyeceksin, okumaya başladıkça sesimi duyar gibi olacaksın, ısrarla kendini haklı bulacak ve sessizliğinden haykırışlar büyüteceksin... Kadifemsi ellerinin tuttuğu o kağıt parçasındaki kelimeleri teker teker okurken bir damla yaş düşecek gözlerinden... Aynaya yaklaşacaksın, 'Sen pişman olmazsın!' diyeceksin... Bu defa olacaksın!


Hazinelerin korunması gerekir ve dünden kalan her an hayatında birer hazinedir ya hani; bunca değeri yok etmenin acısı yüreğini titretince, kahve gözlerinden parmak uçlarına kadar bir ürperti esecek. Okuduklarının sadece bir masal olduğunu savunan beynin, yelkenleri suya indirecek, bunun gerçek olduğunu farkedeceksin ve...

İşte o kağıt parçasının sonunda tamamlanmamış üç noktalı bir cümle, seni kızgınlıkla düşündürecek! Son satırın ne olduğunu bilmeden, anlamlı anlamsız, yerine getirilebilecek bütün cümleleri deneyeceksin! Nafile çabaların... Benim devam ettiğim kelimeyi bilemeyeceksin, senin son noktayı koyduğun sözcüğü bulamayışım gibi anlamsızca bir heceden ibaret kalan bir satırla!

Zarfı yırtmayı düşünen titrek ellerin, odanın her yerine iz bırakan ayakların, düşüncelerle dolmuş beynin, sesimin yankı yaptığı kulakların, bütün hepsi üstüne gelecek, nefessiz kalır gibi olacaksın ve biliyorum yine telefona elin uzansa da arayamayacaksın. Öyle ya, sen pişman olmazsın!

Ben de açılmayan telefonun diğer ucundaki belli belirsiz bir sesle kalacağım...

(NOT: Bu yazı Eskişehir'den gönderilmiştir.)

26 Eylül 2009 Cumartesi

SİNEMA VE AŞK

Bir filmden alınmış bir sahne gibiydi. Sultanahmet’te durakta tramvay beklerken onu soluna almıştım. Ara sıra konuşuyor, genel olarak sessiz kalıp etrafa bakıyordum. O da beklettiği arkadaşının yanına bir an önce ulaşmak istiyor ve elinde telefonu mesaj yazıyordu. Taksim’e gidecekti. Tramvaydan Eminönü’nde inecektim, o ise köprünün diğer ucu Karaköy’de… Netice itibariyle Taksim’in etrafındaki semtlere mesafesi kısa olmasına rağmen çok farklı bir ortama sahip olması ilginç karşıladığım bir durum olmuştur, özellikle lise yıllarımda. Tekrar başa dönersek, tramvay Çemberlitaş’tan bulunduğumuz durağa süzülürken biz durağa geleli henüz 1-2 dakika olmuştu. “İşte geliyor!” sözü üzerine etrafı izlemeyi bırakıp kafamı sola, tramvayın geldiği yöne çevirdim. Ve belki hayatımda ilk kez hissettiğim bir şekilde, kendimi sinemada film izliyormuş gibi hissettim. Hani kameranın insanın gözünden bakıyor gibi bir çekim açısı olur ya, evet aynen öyleydi. Aslında tramvaya bakıyordum ve hemen sol yanımda duran o, arka planda kalıyordu. Sonra ona odaklanınca bu kez tramvay arka planda kaldı. Tüm bunları o an düşündüm; tramvaya binene kadar… Gerçekten çok hoşuma gitti.


O gün ile ilgili düşününce; ben onu beklerken merdivenlerden çıkışı, etrafımdaki insanların -zaman zaman fark ettiğim- bize bakışı, kullanacağım kelimeleri seçerken kaşımı, gözümü, ağzımı çeşitli şekillere sokuşum, mekandan çıktığımızda turistler için özenle hazırlanmış ve araçlara kapalı o yolda yürüyüşümüz, az önce bahsettiğim tramvay sahnesi, tramvayda önce beraber ayakta duruşumuz, ardından onun oturup benim baş ucunda dikilişim, onunla el sıkışıp vedalaşmam, indikten birkaç adım sonra derin bir “Ohh!” çekişim, Galata’ya göz kırpışım, ardından Galata’yı karşıma aldığımda martıların önümde dans edişi, daha önce onun bir fotoğrafının arka planında gördüğüm binayı otobüsün içinden seyredişim, Haliç’e bıraktığım tebessüm, oturduğum sokağa girerken kafamı kaldırıp binalara bakışım, eve girince duyduğum huzur (evet en önemlisi bu huzur olmalı) esas olarak bir filmin sahnelerinde yer alabilecek ve aklımda kalan karelerdi.

Sahilde durup Galata Kulesi’ne şöyle bir baktım, sonra sahile yanaşmış Eminönü Balıkçısı’nın balık kokularına gelmiş olan onlarca martıyı fark ettim. Kıyıya yakın yerlere biriken atıkları bildiğimden suyun öte kısımlarını izledim, bana huzur veren Galata Kulesi ve sonsuz sular, işte özlediğim tablo! Demek istediğim bu sahne de filmden alınmıştı sanki.

Adımı efsane aşıklar listesine yazdırmaktan çok, aşkımı bitmemiş aşklar listesine yazdırmak istiyordum. Onun ve ona duyduğum aşkımın hayatımda ve ötesinde sonsuz bir yer edinmesini istiyordum. Çok şey mi istiyordum?

8 Ağustos 2009 Cumartesi

BİZ ÖSS'YE BARAJ AŞMAK İÇİN GİRMEDİK Kİ!

Sıkılırız bazen. Gidişat kötüdür. İntiharı düşünmek dahi tuhaf gelmez en iyimser insana. Ölüm ne kadar rahatlatır değil mi?


Hayata bir sınav gözüyle bakınca çok farklı şeyler görürsün. Nelerle karşılaşacağını önceden bilmiyorsun; nerede, ne zaman ne olacağını yaşadıktan sonra anlıyorsun. Halbuki bize öğretilen bu değil ki! Bize sınava dair her şey bildirilirdi. Ne zaman, nerede olacağını bilir, ona göre hazırlanırdık. Bi tek sorulardan ne çıkacağını bilmezdik; ama soru tarzları ve yöntemler öğretildi bize. Biz ÖSS'ye baraj aşmak için girmedik ki! Peki bu durumda hayat bir sınav oluyor mu? Bırakın öncesinden kestirmeyi, sonunda ne olacağımız bile şüpheli.


Hayatın içinde kader var dediler bize. Alınyazısını belledik. Kaderimizde yazılanı, yaşadıktan sonra öğreneceğimizi bile bile kabul ettik bu inancı, en azından çoğumuz. O zaman hayat bir sınav değildir benim için, ya da bize öğretilen sınav hayatla ilişkilendirilemez. Eğer yanılıyorsam, hayat bir sınav ise, hayat sınavlardan ibaret ise, ben bu sınava girmek istemedim, bu yüzden çıkmak istiyorum. Çünkü bize kaderden bahsetmediler...


28 Temmuz 2009 Salı

BU GECE

















Bu gece yalnızdı. Sessiz ve sakin, özlemişti böylesini. Aslında tek başına olması görünendi, bir de ona eşlik eden biri vardı: aşkı… 1 aydan fazla olmuştu veda edeli. Ne vedası! Kim istedi ki bunu? Pişmandı belki de! Erken vazgeçmekten pişmandı, ama sözünde duracaktı; önce aşkına sonra kendisine sözüydü bu. İstemese de bırakmıştı yakasını, kime yararı olacağı belirsizken… Yine de pişmandı kendinden!

En başına döndüğünde başlıyordu pişmanlığı; sevmek zorunda mıydı, neden bir heves olarak kalmadı da aşka dönüştü? Sevmek şart mıydı, etrafında kaç kişi seviyordu birisini gerçekten? Bilemezdi, anca tahmin edebilirdi. Tahmin ettikleri hiç de tutmadı. Kaç kere denedi değiştirmeyi, ama olmadı. Olamayacağını anladı da mı vazgeçti: buna da net bir yanıtı yoktu. Kolay oldu söylemesi, yanından ayrılması, ama ya sonra? İşte sonra anladı hüzün dolu gönlündeki acıyı, tıpkı kırılan bir parmağın acısını soğuyunca duyduğu gibi… İçi içini yiyor, zihni her soruda karmaşıklaşıyordu. Zaman oldu bu karmaşıklığın ilacı; acılara günlük sevinçler karıştı, acılar ertelendi, ama ne zamana kadar? Zaman karmaşıklığı giderirken hüznü sonlandıramadı, unutturamadı sesini sevgilinin, aynen yüzü gibi… Aklına gelen yanakları ve omuzlarıydı öncelikle. Kaç kere öpmek istemişti o yanakları, kaç kere? Peki o çıplak omuzları; ellerini tutup dudaklarını omuzlarına değdirebilmek için kaç bedeni reddedebilirdi! Dudaklarına kondurmak istediği aşk dolu öpüşmeler hep yarım kaldı aklında, hayallerinde.


Hep “bir gün” dedi, bekledi, ümit etti; arzularını başkasından alıp ona sakladı. Ama olmadı. Olmadığını vedanın ertesi günü anladı. Boğazın yazı kucaklayan derin mavilerine hüznünü bıraktı, ama gözyaşları kayboldu gözlerinde. Yine ağlayamadı, yıllar geçti, ancak gözleri direnmekteydi. Boğazı düğümlendi, şakaklarında kalp atışlarını hissetti, hiç olmadığı kadar onu düşündü; yine ağlayamadı.


Artık gözleri herkesi görüyordu, görmek zorundaydı, bu zorunluluğu kalbi değil aklı sağlıyordu; hislerine kalsa her şey, bağlardı gözlerini siyahla sırf onu görebilmek için. Her yeni arkadaşta önce sevgi aradı; saygıdan, sadakatten önce sevgiydi istediği… Sevgisizliğin acısını öğrenmişti ondan, deli gibi severken sevilmemesinden… Sitem etti veda ederken, yakındı binde birini bile göremediği sevgiden! Ama ne çare, kime söylüyordu ki?


Olmamıştı, arkasından her baktığında aldığı yenilginin ağırlığını taşıyamıyordu yorgun ruhu; onun her gidişinde arkasından baktı, her defasında yenildi ve her defasında gözyaşlarını içine akıtırken kalbi acıyla baş başa kaldı; tıpkı bu gece gibi…